For English     Mira 360°
Arnavutköy hakkında
  • ≈ Arnavutköy Tarihi ≈

    • Arnavutköy Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari yönden Galata kadılığına bağlı idi. Galata köprüsü'ne uzaklığı 8.5 kilometre olan semt, günümüzde Beşiktaş ilçesine bağlıdır. Hıristiyanlıktan önce "Hestai" olarak bilinen semtin, bu ismi bayırlarda yer alan kireç ocaklarından alındığı bilinmektedir.

      Arnavutköy'ün Hestai olarak bilindiği dönemlerde Megara ve Argos'dan buraya koloni kurmaya gelen Yunanlılar, köyün ilk halkını oluşturmuşlardır. M.S. 3. yüzyılda Roma konsülü Promotos'un bölgeye bir villa inşa ettirmesi üzerine, "Promotos" olarak anılan köy daha sonraki yıllarda "Anaplous" olarak adlandırılmıştır.
      Konstantinos, çok tanrılı döneme ait tapınağın bulunduğu yere Ayios Mikhailaion Kilisesi'ni yaptırmıştır. Bu kilisenin inşasından sonra burası Mikhailaion olarak anılmaya başlanmıştır. Birçok ayazma ve kilise yapılan semte daha sonraları "melekler köyü" anlamına gelen "Horasmoto" adı yakıştırılmıştır. 

      İstanbul'un fethinden sonra Rumlar semte "Asomaton" demişler, zamanla da "Megalu Revmatos" [büyük akıntı] olarak değiştirmişlerdir. Akıntı Burnundan geçerken türlü zahmetler çektiklerinden dolayı denizciler de buraya "Diabolugue Revma" [şeytan akıntısı] adını vermişlerdir.

      1540'lı yıllarda üzüm bağlarıyla kaplı olan köyün adının Arnavutköy olduğu kayıtlarda geçmemekle beraber, 1568'de Bostancıbaşı'na gönderilen bir fermanda "Bostancıbaşı'ya hüküm ki Arnavutköy bağları hassa-ı Hümayun için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir." denerek halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Arnavutköy isminin bu tarihler arasında verildiği ortaya çıkmaktadır. İsmini Arnavut göçmenlerden alan köy, Arnavutların köyü terk etmesinden sonra da ismini muhafaza etmiştir.

      16. yüzyılda bağları ve bahçeleriyle, esintili havasıyla Boğaz'ın en ünlü mesire yerlerinden olan Arnavutköy, 19. yüzyıla kadar Rum ve Musevilerin yerleşim bölgesi olmuştur. Evliya Çelebi Arnavutköy'ün 17. yüzyıl manzarasından şöyle bahsetmektedir :" Leb-i deryada bin kadar bahçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudi'ye mahsus olup cami, mescit, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi azdır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum Hıristiyanlarının ekseri kavmi Lazdır. Cemaati Müslimini gayet azdır"

      Arnavutköy'de 1654'den beri Musevilerin varlığından söz etmek mümkündür. Küçük bir hastaneleri de mevcutmuş. Tayyareci Suphi Sokak ile Tekke Sokağının kesiştiği noktada bulunan kalıntıların Ezehayım Sinagog'una ait olduğu bilinmektedir.

      Şirket-i Hayriye'nin 1912'de yayınladığı Boğaziçi Salnamesinde Arnavutköy hakkında şöyle bilgi verilmektedir:
      "Köprüden 4.7 mil(8.5km) uzaktadır. Şirket vapurları köprüden bu semte 22 dakikada ulaşırlar. Arnavutköy'ün üçte biri bayır üzerinde, ikisi dağ yamacındadır. Kısmen poyraz alır fakat gün doğusu rüzgarına tamamen açıktır. Bu cihetle birkaç defa hemen kamilen denilecek derecede yanmıştır. Binaların kagir ve muntazam olması ve sokakların tesviye görmüş olması da buna delalet eder... Arnavutköy hal ve manzara itibariyle bir küçük Beyoğlu vaziyetindedir. Bu köyün toplam yolcu sayısı 1550 civarındadır. Yazın buraya misafirliğe giden nüfusun miktarı ise 350 kadardır. Günlük vasati hasılatı 1.625 kuruşa varır."

      Antik dönemden beri yerleşim bölgesi olan Arnavutköy, vadi ve yamaçlar üzerine kurulu olduğundan ve kısmen poyraz aldığından ve gün doğusu rüzgarlarına açık olduğundan ötürü çıkan yangınlar genelde köyün tamamını etkisi altına almıştır. Depremlerin de etkisiyle, Antik dönemden günümüze kalan bir yapıya rastlanmamaktadır. Arnavutköy'de çıkan yangınlar köyün dokusunu tamamen değiştirmiştir.


  • ≈ Arnavutköy Çileği ≈

    • Arnavutköy, meşhur İpsilantis ailesinin ilk çileği yetiştirmesinden önce üzüm bağlarıyla kaplı idi. Burada İpsilantis ailesinden söz etmek gerekirse Aleksandros İpsilantis, 1726 yılında İstanbul'da doğmuş, 1774 yılında da Eflak Beyliği görevine getirilmişti. 1785 Osmanlı-Rus savaşında da Rus yanlısı olarak suçlanmış ve görevden alınmıştı. Bu olay sonrasında Avustralya'ya sığınan Aleksandros, padişah III. Selim'in kendisini affetmesiyle bu görevini 1798 yılına kadar devam ettirmiş ve daha sonraları İstanbul'a dönmüştür. İşte dillere destan Arnavutköy çileğinin ilk fideleri bu tarihte dikilmiş, Bizans dönemindeki üzüm bağları zamanla yerlerini çilek bahçelerine bırakmıştır. 

      İstanbul'un en lezzetli çileği İstanbul'da yetiştirilirdi. İki çeşit çilek mevcut olup, 400 dekarlık tarlalarda senede 25-30 bin kilo Osmanlı çileği, 40-45 bin kilo da Frenk çileği üretilirdi. Küçük, açık pembe renkli ve hoş kokulu olan Osmanlı çileği, daha sonraki zamanlarda başka semtlerde de yetiştirilmeye başlanmıştır. Ama ismi hep Arnavutköy çileği olarak kalmıştır.

      Bir diğer çeşit olan Frenk çileği ise, Osmanlı çileğine göre daha koyu renkli ve daha büyüktür. Sokakların ve insanların çilek koktuğu o dönemde ilk mahsul, Mayıs ayında alınmaktaydı. İnsanlar emek vererek topladıkları o çileklerden önce kendi ihtiyaçları kadarını alır, geri kalanını da sepetlere koyarak iskeledeki satış meydanlarına ve pazar kayıkları vasıtasıyla da İstanbul'un diğer pazar alanlarına götürürlerdi. Çileğin yanı sıra bu verimli topraklarda başka meyve ve sebzelerde yetiştirilmekteydi. Tüm bu mahsullerde bu çilekler gibi pazar kayıkları vasıtasıyla İstanbul'un pazarlarına götürülür ve satılırdı. Aynı zamanda bu kayıklar dönerken, köyün ihtiyacı olan bakkaliye ve manifatura malzemelerini de beraberlerinde getirirlerdi.

      O dönemlerde Arnavutköy'de hayvancılıkla uğraşan kesim de oldukça fazlaydı. Ayazma'nın yanında İstanbul'daki gayr-ı Müslimlerin ihtiyacını karşılayan domuz çiftliği bulunmaktaydı. Boğaz'da çeşit çeşit balıkların yaşadığı o dönemde, halkın bir kısmı da balıkçılıkla uğraşırdı. Bu balık ürünleri de kayıklar sayesinde İstanbul pazarlarına taşınırdı. Yani Arnavutköy'de tarım, hayvancılık, balıkçılık ve kayıkçılık yaygın mesleklerdendi.
  • ≈ Akıntıburnu ≈

    • Arnavutköy'ün önemli ve bilinen mevkilerinden olan Akıntıburnu, Karadeniz'den Marmara'ya doğru Boğaz akıntısının en şiddetli olduğu yerdir. Geçişi bir hayli zahmetli olduğundan ve kötü havalarda kayıkçılar ve motorcular için tehlikeli bir hale geldiğinden dolayı bu akıntıya denizciler Şeytan akıntısı demişlerdi. Akıntıya kapılan kayıklar, sahilde bekleyen ve yardım karşılığında üç-beş kuruş bahşiş koparan yedekçiler tarafından çekilir veya yolcular inerek yollarına sahilden yürüyerek devam ederlerdi.

      Peter Gylius'a göre 16. yüzyılda yengeç sürüleri de yüzemediklerinden dolayı karaya çıkarak yollarına karadan devam etmişlerdir. İhtimal ki: bu sürüler yüzemediklerinden değil, üreme mevsimlerinde karaya çıkıyor ve orada yürüyorlardı. Bu yengeç sürülerinin rıhtımda bıraktıkları izlerin 18. yüzyıla kadar geldiği söylentiler arasındadır
  • ≈ Etkinlikleri ≈

    • Küçük Beyoğlu
      Arnavutköy'ün meyhaneleri, tavernaları, gazinoları, kahvehaneleri halkın kazanç sağladığı ayrı bir alanını oluşturmuştu. Bu eğlence yerleri taze balıkları, midyeleri ve türlü türlü mezeleriyle tüm İstanbul halkının uğrak yerlerindendi. Havalar ne kadar sıcak ve durgun olursa olsun Arnavutköy'ün hafif esintili havasının etkisiyle eğlence yerleri yaz kış dolup taşardı. Eğlence ve zevk yeri olarak bilinen bu semte halk arasında "Küçük Beyoğlu" denirdi. 

      Panayırlar
      Panayır zamanlarında, yortu zamanlarında, buralar daha bir kalabalık olurdu. Çeşitli semtlerden gelen Rumlar tüm eğlence yerlerini doldururlardı. Üç gün süren panayırlara Temmuz ayı'nın son Pazartesi günü başlanırdı. Arnavutköy'ün panayırı Boğaziçi'nin en meşhur panayırlarından birisiydi. 1938'e kadar büyük panayırlar yapılmış ve panayır akçesi alınmıştır. Panayırlarda "Türk bulundurma" mecburiyeti de vardı.

      Arnavutköy dışında Kuzguncuk, Çengelköy ve Göksu'da da panayırlar yapılırdı. Ahmet Rasim "Şehir mektupları" isimli eserinde Arnavutköy panayırını diğer semt panayırlarına oranla daha kibarhane şeklinde tanımlamıştır. Bu panayırlar ticari amaçlı değil, tamamen eğlence amaçlı şenliklerdi. 

      Fener Alayları
      Tüm güzelliklerin buluştuğu Boğaziçi'nde bir güzellik daha vardı ki: o da fener alaylarıydı. Günümüzde Ortaköy pazarı olarak bilinen iskele meydanında Musevi ve Müslümanlardan oluşan topluluk meşaleleri yakıp, Arnavutköy'e doğru yola çıkarlardı. Sahilhanelerde kandiller yakılır, alay yaklaşınca meşale neferlerine lokum, şerbet ve likör ikram edilirdi. Alay, Arnavutköy karakolunda son bulurdu. Genç kızların dağıttığı hoş kokulu Arnavutköy çileğinden tadan neferler, tekrar Ortaköy meydanına geri döner ve meşalelerini söndürürlerdi. 

      Yortu Günü
      Boğaziçi'nde yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanlar her yıl Ocak ayının 6'sını heyecanla beklerdi. Bu günde Hazreti İsa'nın Ürdün ırmağında vaftiz edilmesi anısına denize haç atma töreni [Teofania Yortusu] yapılırdı. Kilisede yapılan dini törenin ardından din adamları ve kalabalık cemaat sahile inerdi. Arnavutköy karakolunun karşısından, köyün metropolit denen lideri sandala biner, biraz açıldıktan sonra sağ elinde tuttuğu tahta haçı dualar eşliğinde denize bırakırdı. Bu tören yapılırken insanlarda sandallara binerek bu töreni büyük bir coşku içinde izlerlerdi. Yılın o soğuk kış gününde mayolarını giymiş hazır bekleyen Rum gençleri suya bırakılan haçı çıkarmak için birbirleriyle kıyasıya yarışırlardı. Haçın kaybolması uğursuzluk sayıldığından akıntıya kapılmadan çıkarılması gerekmekteydi. Haçı çıkaran genç, haçı öperek din adamlarına teslim eder, daha sonra da köyün dükkanlarında dolaşarak bahşiş toplardı. 

      Denize haç atma töreni günümüzde hala yapılmaktadır. Fakat Boğaziçi'nde Rum Ortodoks Hıristiyan sayısı eskiye oranla çok az olduğundan her semtte değil; Arnavutköy, Ortaköy ve Yeniköy gibi Boğaziçi semtlerinden sadece birinde yapılmaktadır. Rum Ortodoks Hıristiyan cemaati her yıl belirlenen semtte toplanır, kilisede ibadetlerini yaptıktan sonra töreni coşkuyla kutlarlar. Eski dönemlerde yapılan denize haç atma töreni o zamanlarda Arnavutköy'e bir canlılık getirirdi. İstanbul'un çeşitli semtlerinden gelen Rumlar lokantaları, meyhaneleri ve eğlenceye dair her mekanı doldururlardı. Törenden sonra ise sazlı sözlü eğlenceler yapılırdı.
  • ≈ Yalıları ≈
    • Bir zamanlar pazar kayıklarının, sandalların süzülerek geçtiği yalı önlerinde şimdilerde her türlü gürültülü motorlu aracı görmek mümkün. Buna rağmen son yıllarda yapılan restorasyon çalışmalarıyla yalıların eşsiz güzellikleri yeniden ortaya çıkmıştır. Bu eşsiz güzelliklere sahip olan yalılardan biri olan Bebek-Arnavutköy Caddesi üzerindeki Kırmızı Yalı'yı ele alırsak, bu yalı 1830'larda Sultan II. Mahmud'un bir Ermeni bahçıvanı tarafından yapılmış, 1930'da da İstanbul üniversitesi'nden emekli Arkeoloji profesörü Halet Cambel tarafından satın alınmıştır. Bunun gibi kimisi ahşap kimisi beton olan ve her birinin kendine özgü güzelliği olan bu yalılar tarihi olma özelliklerinin yanı sıra, birer sanat eseri olarak da günümüzde varlıklarını devam ettirmektedirler.

      Yalıların arka tarafındaki cadde üzerinde yürüdüğümüzde, "bu yalılarda kimse yaşamıyor" diye düşünebilirsiniz. Bu çünkü bu tarafta bir sessizlik hakimdir. Kazıklı yol üzerinden geçerseniz eğer, yalı sakinlerinin bazılarını kitap okurken, bazılarını televizyon seyrederken, bazılarını çalışırken, bazılarını da aileleri ile sohbet ederken gözlemleyebilirsiniz. Haklı olarak yalı sakinleri günlerinin büyük bir kısmını yalının denize bakan bölümünde geçirmektedirler.

      Dar ve artık ihtiyaca cevap veremez hale gelen Arnavutköy-Kuruçeşme yolunu genişletme amacıyla yapılan çalışmalar için bazı yalılar ve evler istimlak edilmiş, bir zamanlar altına fok balıklarının toplandığı tarihi Arnavutköy iskelesi de iç kısımda kaldığından dolayı yıkılmış, yol çalışmalarının son bulmasıyla tam karşı tarafına eski özellikleri muhafaza edilerek yeniden inşa edilmiştir. Bu yeni iskelenin hizmete giriş tarihi ise 6 Temmuz 1988’dir. İlk olarak 1851'de hizmet vermeye başlayan iskelenin eskiyen çinkoları 1890 yılında değiştirilmiş, 1910 yılında da ilk telefon konulmuştur.